Bu Blogda Ara

26 Nisan 2010 Pazartesi

"EY CANDA CAN!.."

Nefesler tükendiğinde
Zaman tersine akmaya başladığında
Bir el hisset yüreğinin en derininde
Nakış, nakış yüreğine buharımsın değecek.
Yaldızlı gecede ufka bir gölge düşerse
Bir ışık hisset sana yol verecek...

Yıllar evvel..
Sevgiyi aradığında bulamazsın demiştim ya..
Hani aradıkça saklanırdı ya kapı arkalarında..
Ardına kadar aç kapıları
Artık koşarak sana gelecek.
Set çekme bekleyen kalbine,
Elinde bir gelincikle mutlaka
Sıcak bir nefes ile... Fısıldayarak hemde.
Hani demiştim ya..
Ayrılık Varsa. Kavuşmak bir adımdı?
Adımlar bitti.. kavuşmak kapı ardında..
Aç kapılarını. Aç sonuna kadar..
Gözlerinde umudun ışığını görüyorum..
Bekleyişler sona erer elbet
Topladım tüm buhranlı şiirlerimi
Acıya gem, hüzne veda yazdım
Hasrete alevli demir bastım
Küskün aya ve güneşe sitemler yazdım
Tozlu yollara sular serptim..
Kapalı kapıları sonuna kadar açtım..
Bir sen geleceksin diye
Ayları saymakla geçti..
Tesbihat eyledim saymakla bitiremedim
Can zincirine halkalar bağladım
Seni sıkı, sıkı sarmalasın diye..
Kalbim çöl iken, tohum ektim
Umuda yelken açıp deryaları gezdim
Gelecek
Bir gün gelecek diye
Kapıları ardına kadar açtım
Ardımda ansız ve hayretli bir nefes,
Omuza değen dostane bir el..

Ve...

Sen..
HOŞGELDİN CANDA CANIM!..
Sus... Konuşma artık...
Hissetme hiç bir şey
Onla gelen mutluluğu
Verdiği acıları
Tattırdığı özlemi hissetme artık...
Son ver bu haykırışa
Bitir içindeki özlemi, son ver tüm acılara...
Konuşma yüreğim...
Kapat gözlerini tüm yaşanılanlara, çektiğim acılara...
Haykırma sessiz çığlıklarını
Git gide büyütme onu içinde
Sus... Ne olur...... Sus artık... Konuşma...
Dökme artık içindeki O’nu beyaz sayfalara
Konuşturma yüreğini çığlık atarcasına
Sevgini büyütme içinde
Her gün biraz daha öldürme kendini ıssız odanda
Sus... Konuşma artık...
Senin olmayacağını bile bile sevme taparcasına
O asla senin olmayacak...
Gözlerine bakamayacağını bie bile bakma umutla sağa sola
O’nun gözleri asla gözlerine bakmayacak...
Yüreğini asla teslim etme O’na
Yüreğinin kapılarını açmayacağını bile bile kilit vurma
O asla sana sarılmayacak...

Susmuyor dilim seni konuşuyor tüm zamanlarda
Gözlerim seni arıyor tüm köşe bucaklarda
Ellerim sana dokunmak
Tenim sadece seni hissetmek istiyor
Gözyaşlarım sadece senin için akıyor
Bu dilim seni konuşuyor sadece
Senin ismini yazıyor tüm yaşanılanlara
Hatırlamak bile istemezken seni şu safhada
Vücudum sen olmuş... Ruhum da...
İsyan ediyorum artık sevdana
İsyan ediyorum sensizken seni yaşamaya
Çektiğim acılara
Silip atsamda hep beynimde duran simana
Sadece seni hisseden yüreğimin içindeki sana

İsyan ediyorum... Sadece seni konuşan bu dudaklarıma...
Sus yüreğim...
göründüğüm gibi değilim. görünüş sadece giydiğim bir elbisedir. senin sorgularından beni, benim kayıtsızlığımdan seni koruyan, özenle örülmüş bir elbise.benim içimdeki ‘ben’, dostum, sessizlik içinde oturur, sonsuzluğa dek kalacak orada, doyulmaz, erişilmez....

ne söylediklerime inanmanı, ne de yaptıklarıma güvenmeni isterim- çünkü sözlerim senin aklından geçenlerin dile getirilmesinden, yaptıklarımsa umutlarının eylemleştirilmesinden başka bir şey değildir.‘rüzgar doğuya esiyor’ dediğin zaman ‘evet, doğuya esiyor’ derim: çünkü düşüncelerimin rüzgarda değil, deniz üzerinde dolaştığını bilesin istemem.
denizlerde gezen düşüncelerimi anlayamazsın, zaten anlamanı da istemem. bırak denizimle başbaşa kalayım.

senin için gündüz olduğu zaman dostum, benim için gecedir: böyle olsa da ben yeşil tepelere değerek oynayan öyle vaktini, vadiden süzülen mor gölgeleri anlatırım; çünkü sen ne karanlığımın türkülerini duyabilir, ne de yıldızlara çarpan kanatlarımı görebilirsin-görmemenden, duymamandan hoşnudum ben. bırak gecemle başbaşa kalayım.
sen cennetine yükselirken ben cehennemime inerim- o zaman bile bu ulaşılmaz uçurumu ötesinden bana seslenirsin,’arkadaşım, yoldaşım’ ben de sana seslenirim, ‘yoldaşım, arkadaşım’-çünkü cehennemimi görmeni istemem. alevler görüşünü yakacak, duman burnuna dolacaktı. senin gelmeni istemeyecek kadar çok severim cehennemimi.bırak, cehennemimle başbaşa kalayım.

sen gerçeği, güzeli, doğruluğu seversin; ben de sen hoşnut olasın diye bunları sevmenin yerinde ve iyi olduğunu söylerim ama içimden senin sevgine gülerim. gene de gülüşümü göresin istemem. bırak kahkahalarımla başbaşa kalayım.
dostum, sen iyi, ihtiyatlı, akıllısın; hayır sen eksiksizsin- ben de seninle ölçülü ve düşünerek konuşurum. oysa ben deliyim. ama gizliyorum deliliğimi. bırak deliliğimle başbaşa kalayım.
dostum, sen benim dostum değilsin, ama ben bunu sana nasıl anlatacağım? benim yolum senin yolun değil, gene de birlikte yürüyoruz elele.

Dostum...
güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat, arkana bakma....
kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de...
unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez.
yolcuya bakıp, yolunu tanıma.
yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver.

vahim olan, yolun yolcusuz olması değil;
asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır;
yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal.....
"en doğru yol: en dikensiz yoldur" diyenler seni aldatıyorlar.
onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır.
aldırma....

ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir.
dikenine katlanmaktan söz edenler, aşıkmış gibi davrananlardır.

gerçek aşık olanlarsa, dikenini de sever.
dostum, yollar yürümek içindir.

fakat, şu gerçeği de hiç unutma:

yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir.
yol boyunca; yola çıkıp da yürümeyenleri,
yola oturup, gelen-geçenin ayağına çelme takanları,
yoldan metafizik uyuşturucularla keyif çatanları,
tel örgülerle çevirdiği yolu kendisine zindan edip volta atanları,
maratona 100 metre koşucusu gibi hızlı gidip, 50.metrede yola yatanları,
yürüyüşün uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce, yolculuk üzerine zor atanları,
yürümeyi bırakıp, yol-yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanları,
ayağına batan tek bir dikenin faturasını çıkarıp, ömür boyu tafra satanları,
beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıp bakıp dağıtanları,
yanlış kılavuzlara kızıp yolu satanları göreceksin...göreceksin dostum...
aldırma, yürü.
göğsüne yüreğinden başka muska takma.
vahiy haritan,
nebi kılavuzun,
akıl pusulan,
iman sermayen,
amel azığın,
sevgi yakıtın,
ahlâk karakterin,
edep aksesuarın,
merhamet sıfatın,
şeref ve izzet adın olsun.

doğru yol:

insanların çoğunun gittiği yol değildir, düşünen öz akıl sahiplerinin yoludur.
yolda vereceğin her molayı öz eleştiri durağında vermelisin.
unutma, tevbe özeleştiridir.
her molada yolda olup olmadığını, yürümen gereken menzil istikametinde yürüyüp yürümediğini kontrol etmen, pişman olmaman için elzemdir.
yön tayini sık sık gerekli olabilir.
"haritayı saklayabileceğin en güvenilir yerin yüreğindir unutma!!!!

SEVGİLERİMLE
Günay Bicer

İnsanlar doğumuyla başlayıp yaşamın son anına kadar, çeşitli evrelerden geçerler. Değişik olaylardan, kâh üzücü kâh sevinçli veya mutlu mutsuz hayat yolunda ilerlerler. Lâkin yaşamın bir sanat olduğunu hiç düşünmezler. Gerçekte öğrenmemiz gereken bu sanat, Ademi; İnsani Kâmil yapan yegane bilimdir. Kendimize güvenimiz, çevreye sevgimiz, bu sanatı ne kadar becerikli icra etmemizle ilintilidir. Kökü gönül sevgisine dayanır.

Evet sevgi! Her şeyden önce güven, mutluluk huzur, rahatlık, verir. Bir insan ki rahatsızdır, huzursuzdur, kimseye güveni yoktur: tereddütler içinde çırpınır durur, hattâ ve hattâ bir takım kötülükler etmeye, çevresindeki, insanlara saldırmaya kalkışır; o insan sevgiden yoksun kalmış demektir. Kimsenin kendisini sevmediğini çok iyi bildiği için sevgisiz kalmış olan ruhu onu insanlardan intikam almaya doğru iter; başkalarını tedirgin etmekten, huzurlarını kaçırmaktan zevk alır hale getirir ve bu hareketlerini kamufle etmek için bazı gösterişli hareketler yapar. Onun her şeyden önce sevgiye ve sevginin verdiği güvene ihtiyacı vardır, İnsan öyledir; kendisine bir güven gelmelidir ki huzura ve de rahata kavuşabilsin.

Rahatsız ailelere bakınız. Çoğunun her şeyleri tamam gibi göründüğü halde huzurları yoktur. Ara sıra “Bir zaman biz böyle değildik, ne oldu bize?” dedikleri bile olur. Bir zamanlar o ailede sevgi vardı, birbirlerini seviyorlardı ve sevginin verdiği güvenle kendilerini rahat hissediyorlardı. Sonra sevgi neden yavaş yavaş azaldı?. Birbirlerini sevmez oldular! birbirlerine güvenmez oldular. Onun için çekişiyorlar, birbirlerini rahatsız ediyorlar. Halbuki aslında onlar çırpınıyorlar. Varlıklarına yeni bir destek arıyorlar.

Örneğin; Büyük bir aileden, milyonlarca yapraklı bir çınar ağacı gibi dallı budaklı bir aileden başka bir şey olmayan toplum da böyle değil midir? Onun huzur içinde olması için güvene ihtiyacı vardır. Her yaprak yanındaki yaprağın, her dal, karşısındaki dalın kendisini sevdiğini bilmelidir; bundan emin olursa güven içinde hayatını sürdürebilir, rüzgâra dayanma gücü artar. Yoksa sevgiden mahrum kaldıklarını fark eden bu insanlar, tetikte durmaya, hatta birbirine düşmeye mahkum olurlar. Bu sebeple; insanlar için söylediğimiz gibi, insan toplulukları için de: “Bir toplumda ki huzursuzluk, güvensizlik artmışsa; o toplumda karşılıklı sevgi ve güven de azalmıştır” diyebiliriz.

Daha iyi bir dünyaya ulaşmak için sevgiyi yüreklerimizden eksik etmemek gerekiyor. Çoluğumuzdan, çocuğumuzdan başlayarak, konumuzu komşumuzu da içine alarak, aralarında fark gözetmeksizin bütün insanları, olanca sevgimizle kucaklamamız gerekiyor. Ancak böyle bir sevgi hepimizin benliğini güvenle doldurabilir. Birbirlerini seven ve birbirlerini sevdikleri için güven hisleri ile dolu insanların, fert olarak da, toplum olarak da, mutlu ve rahat olmaları işten bile değildir. Buna karşılık; sevgisiz, dolayısıyla da güvensiz kalmış insanlar, birbirlerini kırıp dökmekten başka bir şey yapamayacaklardır.

Sevgi yuvada başlar, yuvada anne baba arasındaki sevgi yumağı, çocuğumuza yansır. Çocuğumuza değer verip şefkat ve sevgiyle yaklaşarak anlaşmaya çalışmak bu işe başlamak demektir. Fakat bu iş büyüklerden çok farklıdır. Çocuk, yaklaşım biçimimizi çok güzel değerlendirir. Yapay mı gerçek mi olduğunu çok iyi anlar. Ya kesin bir tavır koyup bizi kendi dışında bırakır, ya da sıcak yüreğiyle bizi sarar, kollarıyla, gülüşüyle, dokunuşuyla kucaklar.

Çocuk bile bile yalan söylemez. Hayal gücünü, düşlerini konuşturur. Kendisine bir oyun kurup, oyunu kurallarınca oynar. Sopa adam; perde gelinlik; iskemle, kamyon olabilir. Kötü adamları bir anda öldürebilir ve size bunu gerçekmiş gibi anlatabilir. Uzaydan da seslenebilir size. Yalan değildir bunlar; onun gerçeğinin görüntüleridir.

Planlı, hesaplı ve programlı yalanlar yazık ki büyükler içindir. Çocuk olsalar, belki hoş görülebilir ya da doğrusu öğretilebilirdi. Büyükleri eleştirmek de, eğitmekte çok zordur.

Çocuğun zekâ düzeyini, kişilik özelliklerini, eğitim yanlışlarını anneye ya da babaya anlatmak, bir başkası tarafından pek kolay olmaz. Oysa, ilerici bir tutumla ve çok iyi niyetle danışsalar bile, yine de hep iyi şeyler duymak isterler.

Bir genelleme yaparsak, hangimiz, hangi eleştiriye çok açığız ki? Olumlu konuşmaktan “Ego” (Ben) nun desteklenmesinden kim hoşlanmaz? Üstelik “Çocuğumuzu eğitirken şu noktada bir yanlış olmuş”. Denilmesi de keyif verecek bir şey değil elbette. Bütün bunlarla birlikte “Dost acı söyler” deyip, acı – tatlı gerçeği tatlı bir iletişimle yansıtmak sanırım en iyisidir.

Anne ve babalar, kendi çocukluklarını neden unuturlar? Ya da unuttuklarını, veya bir yerde bıraktıklarını sanırlar. Çocukluk, bir çiçek, bir yaprak gibi solup gitmez. Derinlerde, çok derinlerde sıkışıp kalmış da olsa, zaman, zaman duygu kapımızı çalar. Çekip götürür bizi kendi ülkesine. Hesap sorar, anımsatır ya da ödül verir. En güzel ödül, yeniden çocuklar gibi gülebilmektir. Çocuklar gibi ağlayabilmek bile mutluluk ve rahatlıktır aslında. Temiz, rahat, yalın ve içten olur.
Yüreğimi açtım sana kabul edermisin
Dostum dedim dost bağından çiçekler derdim
Uzaklardan selam verdim
Kabul edermisin gönül bahçene
Açarımrenk renk bahar çiçekleri
Toplarımgüneşin en güzel renklerini
Gönlümden veririm sevgimi
Kabul edermisin benim sevgimi
Hiç amaçsız saf ve temiz dostluk elimi
Ben garip birkulum geldim çıplak
Gideceğim gene çıplak birkaçmetre bezle
Alıp götüreyim dostluğunu duanı
Kabuledermisin beni gönül bahçene
YELDA KIRAY
Ben sana sevmenin ne demek olduğunu öğrettim
sende bana seni sevmenin ne kadar yanlış olduğunu


simdi sırada gitmek var...
yüreğimde kalan emanet sevgini vererek
çıkacağım hayatından
ve nasıl girdiysem yalan gözlerine
öylece akıp gideceğim
bir kaç damla gözyaşıyla birlikte
yanaklarından süzülüp dudaklarında son bulacağım
hani her şeyin başladığı yerde?


şimdi sırada susmak var...
şiir bitince başlayacak sessizliğim
duymayacaksın bir daha seni seviyorum sözünü benden
bir başkasının söylediği en güzel söz bile
titretemez yüreğini bundan sonra
ve hiçbirşeyin değerini kavrayamaz benliğin
ben sustukça...
suskunluğum saklıdır
ihanetinin suçlusu olan 'dilinde'
hani bana herşeyım dediğin
yani yalanlarınla yaraladığın yerde......


şimdi sırada gülmek var...
gözyaşıyla geçen yıllara inat gülmek!
yağmurlarla yarışmaktan vazgeçmek...
ama ben sende unuttum gülüşümü
girişinde parkı olan şehirlerde kaldı tüm sevinçlerim
çokca aşk.. özlem.. isyanlar ve gözyaşı
işte sana gençliğim!


oysaki herşey güzeldi bir zaman
adam gibi ağlamak bile koymuyordu
bugünkü sahte gülüşler kadar....


şimdi sırada isyan var...
'sonsuza dek' diyen dillere
aşkın gucuyle aşılan yollara
kollarımda beklerken ellerde gördüğüm sahte yüreklere
ve bana hatırla diye bıraktığın gecelere
isyan nerde başlar bilirmisin sen?
sevgiyle çarpan kalbin ihanetle durduğu yerde...


şimdi sırada maziyi gömmek var...
sonu hüsranla biten senelerin
hepsi seninle yaşanmıştı
mevsimlerin bir tadı vardı eskiden
seni bana sevdiren yüzündeki imkansızlıktı
mutluluk mu? uzun zamandır uğramadı...
çünkü o uzaktaki bir şehrin tozlu kaldırımlarında kaldı....


şimdi sırada özlemek var huzurla gecen yılları
yalansız..dolansız.. tüm saflığınla
kollarımda uyandığın sabahları
terminallerde yaşanan burukluğu ve
geceleri uyurken yanımda duran sıcaklığı özlemek...
o sıcaklık şimdi
resimlerin hatırlattığı anılarda saklı....


şimdi sırada unutmak var...
yaşanan ya da yaşanamayan güzel günleri...
büyüsü bozuldu bu sevdanın
en iyisi kurutmak hayalleri, ve bır daha kurmamak
düşünmemek geçmişi..
ve sürdürmemek yalan yüreğinde yarattığım
hiç bir geleneği!
bir güzelliktin uzun zaman once yüreğimde yer eden
şimdilerde ise çirkın ruhunla birlikte kaybolup giden.....


şimdi sırada teşekkür var...
'sevgili' olmayı başardığın zamanlarda
yaşattığın mutluluklar için.
pınarlarımı kurutup başkasına ağlamamı engellediğin için.
benliğinde yer eden anıları benimle yasamayı
tercih ettiğin icin.
ve en önemlisi bir dilim ekmeği ikiye böldüğün için....


aslında sana o kadar çok tesekkür borçluyum ki....
mesala yollarda Avare gezişim
hiç bir şiirimi istediğim gibi bitiremeyeşim!
acıları yüreğime kazıyıp mutluluğumu gölgeleyişin!
çok sevdiğim şarkı sözlerini unutuşum
hepsi senin eserin teşekkürler sevgilim.....


kalabalıklar ortasında yalnızlığı tattırdın
bakamaz olduğum uğruna kırdığım dostların yüzüne
açamıyorum odamın penceresini
güneşe olan utancımdan!
o çok sevdiğim rüzgar benden uzakta esiyor şimdi
sonbahar da küstü...
yapraklar öyle guzel sararmıyor
oysa tek sırdasımdı seni bana sevdıren eylül yağmuru


gençliğimi çöpe attım sayende
ve yıktın beni ayakta tutan umudu
teşekkürler sevgilim son kez teşekkürler

şimdi herkes biliyor gözlerının kahverengi
adının da kahpenin biri olduğunu....

24 Nisan 2010 Cumartesi

ÜÇ HEYKEL
İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlermiş. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıymış.


Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırmış. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıymış. Aralarında bir fark olacakmış ama bu farkı sadece ikisi bilecekmiş. Heykeller hazırlanmış ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderilmiş.


Heykellerin yanına bir de mektup konmuş. Şöyle diyormuş heykelleri yaptıran hükümdar:


"Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver."

Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırmış. Üç altın heykel gramına kadar eşitmiş. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırtmış. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelemişler ama aralarında bir fark görememişler.


Günler geçmiş... Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuş ama kimse çözüm bulamıyormuş.


Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber göndermiş. İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı. Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırtmış. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya incelemiş, sonra çok ince bir tel getirilmesini istemiş.


Teli birinci heykelciğin kulağından sokmuş, heykelin ağzından çıkarmış.


İkinci heykele de aynı işlemi yapmış. Tel bu kez diğer kulaktan çıkmış.


Üçüncü heykelde tel kulaktan girmiş ama bir yerden dışarı çıkmamış. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyormuş.

Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazmış:

"Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.

Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir.


En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.

Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim.”
1. Gün
Sen yokken seni bekledim sessizce... Seni bekleyebildiğime şükrettim ve yaşadığım bu dünyada seni görebildiğime sana âşık olduğuma seni sevdiğime...
Sen yokken bin bir şiir dizesi geçti aklımdan hiçbirini sana yakıştıramadım yazmadım... Burnuma senin kokun doldu dört bir yandan yastığıma sarıldıkça... Düşümdeki sesini dingin nehirlerin akışıyla karıştırdım uyudum...
Sen yokken.
2. Gün
Gökyüzündeki bulutlardan kendime göre bir kalp şekli çıkartıp içine ikimizin adının baş harflerini ekliyorum kapattığım gözlerimle sen yokken.
Dinlediğim her şarkı sözlerinın ilk notası sen oluyorsun yokluğunda. Elimi attığım tüm kitapların kapağında senin yüzünün...
Ve ben her seferinde daha çok daha çok daha çok hissediyorum yokluğunu inadına.
Sen yokken ben hala seni sevmeye devam ediyorum...
3. Gün
Zihnimi dolduruyorsun yokluğunda.
Şu an ne yaptığın değil yanımda olsaydın ne yapardın sorusu meşgul ediyor en çok da... Acaba sessizce sokulup arkamdan bir öpücük kondurur muydun saçlarımın arasına? Peki ya şimdi çalmaya başlayan slow parçayla dans eder miydik?
Şimdi yanımda olsan gözlerinin içine dalıp dalıp gider miydim ya da kendi kendine mırıldanmaya başladığın şarkı sözleriların yumuşaklığına?..
Sen yokken seni düşünüyorum en çok her zaman olduğu gibi. Ve sen yokken yokluğunu avutuyorum seni her daim var eden hayallerimle...
Sen yokken; seni yaşatıyorum içimde en az senin varlığın kadar canlı bir şekilde...
4. Gün
Günün ilk ışıklarını soluyorum senin yokluğunla birlikte. Alabildiğince çekiyorum ciğerlerime ve kalbim tüm bedenime yayıyor yokluğunda seni... Elime dokunuyorum ellerini hissetmek için dilimi dudaklarımda gezdiriyorum dudaklarının yerine ve sevgi sözcükleri mırıldanıyorum senin dilinden sevgiyi dinlemeye...
Günışığım oluyorsun dünden gelip yarınımı aydınlatıyorsun. Seninle ağlamak bile mutluluk veriyor döktüğümüz gözyaşları birbirine karışacak kadar yakın dururken seninle ve sen yokken.
Sen yokken elimin altında duran herhangi bir kitabın herhangi bir sayfasından herhangi bir kelime seçiyorum; hep mutluluk hep güzellik hep aşk... Çıkıyor şansımıza.
İyi ki varsın... Ve iyi ki yoksun ki bunları düşündürüyorsun bana yokluğunla...
İyi ki...
5. Gün
Ayaklarımın pedalına yetişmediği üç tekerlekli bir bisikletle oyaladım senin yokluğunda sana muhtaç çocuk yüreğimi. Kırlara çıkıp bağırdım avazım çıktığı kadar adını tekrar tekrar ve dört ana yöne dönerek. Uçurtmamın kuyruğuna asıp uçurdum gözlerimi en uzağa bakabilmek için seni beklerken...
Çıkmaz sokakların gölgelerinde avuttum yokluğunun ayak seslerini. İçimden geçirdiğim her şarkı sözlerinın içine koydum adını çoğaltıp çoğaltıp dağıttım şehrin en işlek caddesinde sevdadan ve senden habersizlere...
Sonra çalan bir telefonla sesini duyabilme ihtimali yok ediyor yokluğunu bir kaç saniye de olsa. Sonra... Tekrar hayallerimde varlığından daha canlı var etmeye devam ediyorum yokluğunda seni sen yokken.
6. Gün
En çok olman gereken zamandı yokluğunu en çok hissettirdiğin zaman...
Tam da olması gerektiği gibi Düşman bildiğim oklardan savunurken yüreğimi ,sevgi oymalı hançerinin ucunda sallandırdın canımı.
Senin yokluğunda kalbimden dökülen şarap rengi kanlar kurumuş gül yaprakları çizdi yeryüzüne. Her yaprakta adının bir harfi vardı. Her harfinde canımın bir parçası daha karıştı toprağa.
Sen yokken senle yaşadığım güzellikler geçti aklımdan en son. Bu güzellikler için zaten sen hep özeldin.
Sen yokken her gece bir başka kadehte şaraba yatırıp avutacağım özlemimi.
Şerefe!...
7. Gün
Geçici bir ayrılık rüzgârıyla farklı yönlere savrulacağız bir süre...
Ben yine sen yokken diye yazacağım ama bu kez kimse duymayacak görmeyecek. Sen yokken kavuşmaya yol olsun diye yokluğunun uçurumlarına döktüğüm kelimeleri bir tek ben okuyacağım klavyemin tıkırtıları eşliğinde ....
Sen yokken... Yokluğundan çok yokluğunun bile güzelliğini paylaşamamak yakacak en kor ateşiyle içimi.
Ve sen yokken ben yine seviyor olacağım seni sen bilsen de bilmesen de. Dün olduğu gibi ve her gün olacağı gibi...
8. Gün
Sen yokken hiç ağlamadım yokluğuna...
Eğer sen dokunmayacaksan damlalarına
Ne gerek var ki gözyaşlarına...

9. Gün
Sen yokken yağmurlar yıkıyor yüreğimin ücra köşelerini. Gözlerim küçülüyor dünyayı sensiz görmemek için. Akreple yelkovanın gürültülü arkadaşlığında tüketiyorum senin yokluğunu her an var olabileceğin umuduyla.
Sen yokken anlamsız kalıyorum!
Bilmem kaçıncı gün...
Günler birbiri ardına dizilirken vagonlar misali ben bugün yine doyamadığım rüyalarımdan uyandım.



Sen yokken görünen mutluluğumun bodrum katına zincirlenmiş sevdalar aç susuz kaldı belki ama ben hala ayaktaydım ayakta olucum...
Sen yokken korkularımın üstüne gittim hep
Hiç ardıma bakmadım bıraktıklarım bıraktığım yerde mi kaldı diye merak etmeden...
Ama yinede gecenin koynundan topladığım yıldızlar vardı gözlerimde parlayan...
Sen yokken gece yarısı kayan yıldızlar gördüm
Kuşluk vakti tomurcuk veren sardunyalar...
Çayımı yine 2 şekerle içtim
Kahvemi 3'ü 1 arada.
Ve ben yalınayak yaşarken yalnızlığı
ve biriktirirken sessizliği dokunamaz artık ellerin! Yüreğimdeki küllenmiş yanık kokusuna...
Ondört asır evvel, yine böyle bir geceydi,
Kumdan, ayın ondördü, bir öksüz çıkıverdi!
Lakin, o ne husrandı ki: Hissetmedi gözler,
Kaç bin senedir halbuki bekleşmedelerdi
Neden görecekler? Göremezlerdi tabiî;
Bir kerre, zuhûr ettiği çöl en sapa yerdi,
Bir kerrede, mâmûre-i dünyâ, o zamanlar,
Buhranlar içindeydi, bu günden de beterdi.
Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta;
Dişsiz mi bir insan, onu kardeşleri yerdi!
Fevzâ bütün âfâkını sarmıştı zemînin.
Salgındı, bugün Şark'ı yıkan, tefrika derdi.
Derken, büyümüş kırkına gelmişti ki öksüz,
Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!
Bir nefhada insanlığı kurtardı o Ma'sum,
Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!
Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;
Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi geberdi!
Âlemlere rahmetti evet şer-i mübîni,
Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi.
Dünya neye sâhipse, O'nun vergisidir hep;
Medyûn ona cemiyyet-i, medyun O'na ferdi.
Medyundur o mâsûma bütün bir beşeriyet...
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.
Sus... Konuşma artık...
Hissetme hiç bir şey
Onla gelen mutluluğu
Verdiği acıları
Tattırdığı özlemi hissetme artık...
Son ver bu haykırışa
Bitir içindeki özlemi, son ver tüm acılara...
Konuşma yüreğim...
Kapat gözlerini tüm yaşanılanlara, çektiğim acılara...
Haykırma sessiz çığlıklarını
Git gide büyütme onu içinde
Sus... Ne olur...... Sus artık... Konuşma...
Dökme artık içindeki O’nu beyaz sayfalara
Konuşturma yüreğini çığlık atarcasına
Sevgini büyütme içinde
Her gün biraz daha öldürme kendini ıssız odanda
Sus... Konuşma artık...
Senin olmayacağını bile bile sevme taparcasına
O asla senin olmayacak...
Gözlerine bakamayacağını bie bile bakma umutla sağa sola
O’nun gözleri asla gözlerine bakmayacak...
Yüreğini asla teslim etme O’na
Yüreğinin kapılarını açmayacağını bile bile kilit vurma
O asla sana sarılmayacak...

Susmuyor dilim seni konuşuyor tüm zamanlarda
Gözlerim seni arıyor tüm köşe bucaklarda
Ellerim sana dokunmak
Tenim sadece seni hissetmek istiyor
Gözyaşlarım sadece senin için akıyor
Bu dilim seni konuşuyor sadece
Senin ismini yazıyor tüm yaşanılanlara
Hatırlamak bile istemezken seni şu safhada
Vücudum sen olmuş... Ruhum da...
İsyan ediyorum artık sevdana
İsyan ediyorum sensizken seni yaşamaya
Çektiğim acılara
Silip atsamda hep beynimde duran simana
Sadece seni hisseden yüreğimin içindeki sana

İsyan ediyorum... Sadece seni konuşan bu dudaklarıma...
Sus yüreğim...
Madem ki Söz Sevgiliye Dair Değil, Akılda Tutmak Ne Lazım?

-Ey vücut tarlasının bereketi; ey ziyan olan ömrümün, elde kalan mahsulü! Övüncüm, şerefim, ümidim, oğulcuğum! Gönlü yıkık ihtiyar isterdi ki, bizden bu taht boşalınca, obamıza sen hâkim olasın. Halk seni görende beni ansın, adım seninle beka bulsun. Yoksa mirasım, varlığım ve obam yok olacak. Genç iken âşık olmak bir hünerdir belki... Belki olgunluk sınırına ulaştıran kılavuzdur. Şimdi ise akıl ve olgunluk çağıdır.

Bu maceralar sana yakışmaz. İnsanın kendi cinsi ile gezmesi hoştur. Bırak artık şu vahşi hayatı; terk et çevrendeki vahşileri, kurdu, kuşu... Ötelere göçme zamanım geldi, anacığın yapayalnız kalacak. Dünyada ümit bir direktir; ümidimizi yıkma. Hercayî ve derbeder olma.

Mecnun bu sözler üzerine başını kaldırdı. Bir an delilik zincirini kırmayı düşündü, ama yapamadı. Şöyle cevap verdi:

-Ey cihanda varı ben olan babam!.. Senin bu cisim ve canda neyin var? Cana tamah etme ki elbet geçicidir.Varlığını bir yana koy ve bir başkasının bil. Senin mecburen koyup gitmekte olduğun bir yere beni de bırakıp ne edeceksin? Oğlunu da kendin gibi hayal et. Malının başına geçtiğini farz et; o da başkasına koyup gitmeyecek mi, erinde gecinde?.. Hiç paramparça olmuş şişenin yapıştırılmasına imkân olur mu? Ben o hâldeyim ki özümden haberim yok. Sense sözümü tut, diyorsun. İçim dışım aşk. Batmışım bu deryaya. Sabrımı yele vermişim. Ben nerde; aşkımı bırakmak nerde? Ev bark, soy, sop, töre, âdet dedin. Bana birçok şeyler sayıp döktün. Duydum. Ne çare ki unuttum. Madem ki söz sevgiliye dair değil, akılda tutmak ne lâzım?..

Mecnun birden sustu ve bir “ah!” etti. Sonra kolundan kanlar akmaya başladı. Görünce bu hâle babasının telaşlandığını, “Dur” dedi,”üzülme. Leylâ kan aldırdı demincek. Cerrah koluna neşter vurdu, eseri bende göründü. Bu hep böyledir, can ile canan arasında. Gördün ki babacığım, biz de ikilik yok. Birbirimizde ayrık can yok. O, odur; ben de benim, sanma!.. Bu iki cisim bir canla ayaktadır. O mesut olursa, artar sevincim; üzülürsem ben, acı çeker o.”

Yaşlı baba sırra vâkıf oldu.Bu işin batıl olmadığını anladı. Ancak oğluna son bir vasiyette bulundu:

-Ben öldüğümde, oğul, öz âdetimizle inle ve sevabını bana gönder. Bari dost, düşman, ardımdan ağladığını görsün ve sana hayırsız evlat demesinler. Kimsesizliğim benden sonra annene utanç vermesin, halkımız benim de bir veliahdım olduğunu bilsin.


Cân verme gam-ı aşka ki aşk âfet-i cândır
Aşk âfet-i cân olduğu meşhûr cihândır

İskender Pala
Leyla ile Mecnun
aşk ademin yanında idi
aşk habilin kanında idi

aşk nuhla çıkmadı ki karaya
aşk vardı zaten ta ademden buyana

aşk yusufun gömleğinde idi
aşk budur buna yakubun eli değdi

alk idi sabrı kebir
bunu en ıyı hazretı eyüp bilir

aşk yıldızı kaymaktı ta tunusa
aşk ne demek sen birde sor yunusa

aşk putların boynundda mıydı,daha sorsam kime
o aşkı güneşte aramadı ki bırde sor ibrahime

alkın yolu kesilmez boşunadır çaban ey şeytan
aşkı blmese ismail olurmuydu hiç kurban

aşkı tarife gerekmez ki;sadece bir haruna sor
musanın asasına yahut etegınde TUR una sor
aşkı zülkarneyn bilir ateşli gönlüne bakırlı suruna sor

aşkı sor aşk la sor
belkide o dur içinde tuten kor

aşkı her yerde her an a sor
sen aşkı
Seninle olmanın en güzel yanı ne biliyor musun?


Elin elime değmeden avuçlarımı terleten sıcaklığını taa içimde hissetmek.



Seninle olmanın en kötü yanı ne biliyor musun?


''Seni seviyorum'' sözcüğü dilimin ucunu ısırırken her konuşmamızda boş yere saatlerce havadan sudan söz etmek.



Seninle olmanın en heyecanlı yanı ne biliyor musun?


Aynı şeyleri seninle aynı anda düşünmek birlikte ağlamak gülmek. Ve buradayken bile seni çılgınca özlemek...



Seninle olmanın en acı yanı ne biliyor musun?


Seni hiç tanımadığım bir sürü insanlarla paylaşmak. Senin yanında olan, seninle konuşan herkesi çocukça kıskanmak.



Seninle olmanın en mutlu yanı ne biliyor musun?


Tanıdık birileriyle karşılaşma tedirginliği ile yollarda yürümek yan yana... Elimdeki şemsiyeye inat yağmurda ıslanmak birlikte. Elimde kır çiçeğiyle seni beklemek... Aynı mekanlarda aynı yiyecekleri yemek.



Seninle olmanın en romantik yanı ne biliyor musun?


Sensiz gecelerde sana söyleyemediklerimi yıldızlara aya anlatmak... Okuduğum kitabın sayfalarında dinlediğim şarkıların türkülerin şiirlerin her mısrasında seni bulmak.



Seninle olmanın en zor yanı ne biliyor musun?


Seni kaybetme korkusuyla hayatta ilk kez tattığım o tarifsiz duygularımı umut denizinin ortasında küreksiz bir sandala hapsetmek. Sevgili yerine yıllarca dost kalmayı başarmak. Yalın ayak yürümek bıçağın en keskin yerinde. Kanadıkça tuz yerine gözyaşlarımı basmak yüreğime.



Seninle olmanın tek yan etkisi ne biliyor musun?


Nereden bileceksin?


Sen benimle hiç olmadın ki. Olsaydın avuçlarım terlemezdi... Isırmazdım dilimin ucunu... Özlemezdim seni yanımdayken.Kıskanmazdım.



Korkmazdım yollarda yürümekten. Islanmazdım yağmurlarda... Yıldızlara aya dert yanmaz, böyle her şarkıda serhoş olmazdım.



Korkmazdım seni kaybetmekten ayaklarım kan revan atlardım sandaldan denize... Ve her kulaçta haykırırdım seni..



Ama sen hiç benimle olmadın ki...
YA AKLIN BAŞKA YERLERDEYDİ YA YÜREĞİN...



Can YÜCEL

ÂŞIK OL, VEFÂ BUL…

Haydi ey âb-ı hayat, yani aşk!
Bir nağmeye başla da,
beni şevkle, heyecanla değirmen taşı gibi döndür!
Böyle yap! Böyle yap da, hep böyle olsun;
perişan, darmadağın olarak, ben bir tarafta, gönül bir tarafta olsun!
Ağaçların dalları ve yaprakları, rüzgâr olmasa oynamaz;
kehribar olmadan saman çöpü ...de uçup gitmez!
İnsaf et; saman çöpü bile rüzgar esmedikçe hareket etmez ise,
dünya nasıl olur da rüzgarsız, rüzgar olmadan,
bir tesir eden bulunmadan kendi kendine hareket eder?
Aslında, dünyanın her cüz’ü, her şeyi âşıktır;
her şeyin, her zerrenin, her atomun bile içine
bir aşk ateşi düşmüştür!
Her şey, sevgili ile buluşmak için çırpınır durur;
her şey buluşma sarhoşudur!
Fakat onlar, kendi sırlarını sana söylemezler!
Çünkü sır, lâyık olandan başkasına söylenmez!
Bütün varlıklar, ev sahibinin,
yani Allah’ın tatlı sofrasından yemekte içmektedirler!
Her şey canlı, her şey yiyor içiyor, konuşuyor!
Böyle olmasaydı, karıncalar Süleyman’a sır söylerler miydi,
dağ Dâvud Peygamber’le beraber ilâhî okur muydu,
seslenir miydi?
Şu gökler âşık olmasaydı,
göğsü böyle saf, temiz, masmavi olur muydu?
Eğer güneş de âşık olmasaydı,
yüzünde bir nur, bir ışık bulunmazdı!
Yerler, dağlar âşık olmasalardı,
gönüllerinden bir ot bile bitiremezlerdi!
Deniz aşktan habersiz olsaydı, aşkı anlamasaydı,
böyle çırpınıp durur muydu, köpürüp coşar mıydı?
Ey insan! Sen de âşık ol, aşkı tanı; vefâlı ol da, vefâ bul!

- Mevlânâ Celâleddin Rûmî

16 Nisan 2010 Cuma

Ayım Güneşim OL

Dönderme yüzünü kurban olaym
Sen ol bu dünyada güneşim ayım
Yalnız ben seveyim, ben okşayayım
Gezmesin bir başka el saçlarında

Kalbimin içidir en güzel yerin
Tutmasın bir başka eli ellerin
Gözlerin gözümde bak derin derin
Kaybolup gideyim bakışlarında

Yüce dağ başına yağan karlarca
Seyrine dalayım senin... yıllarca
Gönül ırmağında coşan sularca
Bin huzur bulayım akışlarında

Süsenim sümbülüm reyhancasına
Kekliğim maralım ceylancasına
Tamburum cümbüşüm kemancasına
Şarkılar derleyim ağaçlarında

Tanrıya dilenen dilekler gibi
Cennet de dolanan melekler gibi
Sevda dağındaki çiçekler gibi
Bir ömür kalayım yamaçlarında
SICAKCIK BİR MERHABA :)

Ne güzeldir Dört gözle beklediğiniz bir haberin gelmesi...
Ağrının dinmesi...
Yıllar sonra bir gün bir yerde, çocukluğunuzda annenizin sizin için yaptığı kurabiyelere rastlamak...
Yağmurdan sonra, açan güneş...
Buz gibi sokaktan sıcacık eve girmek...
Yorgunluktan bitmişken yatağa uzanmak...
Tut...tuğunuz takımın ezeli rakibini yenmesi...
Kızgın kumlarda uzun uzun yattıktan sonra bedeni denizin serinliğine bırakmak...
Sabahları kızarmış ekmek kokusuyla uyanmak...
Bir doktor muayenehanesinin kapısından şüpheleri dağıtmış olarak sevinçle çıkmak...
Yaz sıcağında,bir öğle uykusunun mahmurluğunu buz gibi bindilim karpuzla atmak...
Bir bahçenin önünden geçerken duyduğunuz hanımeli kokusu...
Sabah uyanıp o gün tatil olduğunu hatırlamak...
"Artık bitti"derken sizi arayıvermesi...
Yaslı ana babanızın hala çaldığınız kapının arkasında ya da hattın öbür ucunda olması.
Fırından yeni çıkmış ekmeğin köşesi...
Bir köşede birbirine sarılmış uyuyan kedi yavruları...
Evinizden, pişmekte olan etli biber dolması kokusunun yayılması...
Soğuktan titrerken elinize tutuşturulan bir bardak çay...
Meteliksiz bir gününüzde çoktandır giymediğiniz ceketinizin cebinden para çıkması...
Uzun, sıcak bir çinaralti.
Sabahtan beri ayağınızı vuran ayakkabıları çıkardığınız an...
Sudan bir sebeple küstüğünüz arkadaşınızla barışmanız...
Yıkanmış,ütülenmiş, mis gibi kokan yatak takımlarının koynunda uyumak...
Bir sandalın kenarına oturarak bacakları denize sallandırmak...
En sevdiğiniz yemeğin ilk lokmasını ağzınıza aldığınız an...

En önemlisi,nefes almak, konuşmak, duymak, yürümek, görmek,anlamak...

"Ne Güzeldir"...

VE NE GÜZELDİR, ailenizden, arkadaşlarınızdan, sevdiğinizden, komşunuzdan, hatta bir yabancıdan bile.. belki bir internet sayfasından :)) alacağınız:

SICACIK BİR MERHABA, güzel sözlerin GÜZEL İNSANLARINA !!

15 Nisan 2010 Perşembe

ADIMLA NASIL BERABERSEM!!
Adımla Nasıl Berabersem
hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların
bir dakika bile çıkmıyorsun aklımdan
koşar gibi yürüyüşün
karanlıkta bir ışık gibi aydınlık gülüşün

hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların
uzak uzak yıldızlarla çevrilmiş kainatın
karanlık boşluklarında akıp giderken zaman

adımla nasıl berabersem öylece beraberiz
seninle her saat seninle her dakika seninle her saniye
gönlümüz mutluluğa inanmış olmanın gururuyla rahat
koltuğumuzun altında birer dinamit gibi kellemiz
ve sonra her zaman her ölümlüye
aynı şartlar altında kısmet olmıyan
gerçekleri görmenin aydınlığı alınlarımızda

hacet yok hatırlatmasına seni hatıraların
sen bana kalbim kadar elim kadar yakınsın....

Atilla İlhan

Çırpındıkça kaldım nefes nefese..

Gönül ile aklı koydum kafese .. Biri "UMUT" diyor ,biri "KES " diyor .
Çırpındıkça kaldım nefes nefese.. Biri "DAYAN" diyor , biri "PES"
diyor..
Yüreğim döndükçe döndüm ak kora , sabrım demir aldı , yelkenlerfora.
Gitmek istiyorum çok uzaklara . Biri "CAN " diyor , biri "ES " diyor...

Gel,ey yar!
Yerini al gönlümün en ücra köşesinde.
Baharım hazana dönüşmeden,
yüreğini katacaksan yüreğime.
Gel ey yar!..Sevda türküleri yazdım hercai gözlerine, Her sabah kulaklarıma fısıldaman için Sevgi çiçekleri ektim virane gönlüme Bir tek sen koparasın diye. Hadi gel ey yar!. Bekletme artık.. Gözümün nuru ,başımı...n tacı yapayım seni. Kafdağımın eteklerinde anka kuşum ol, Gel , kon yüreğime bir sabah ansızın. Gel ey yar, gel !!

Gözlerimden gece masalları dökülüyor,
Usuldan…
Öksüzlüğümü avutuyor inandığım hayaller.
Her şeyden biraz sen oluyorum,
Biraz biz…
Parmaklarımı kanatıyor yumrukladığım duvarlar.
Depremler yaşıyor yüreğim!
Sen şiddetinde.
Ellerime yağmur diye yokluğun yağıyor.
Yüzümde sensizliğin hüznü,
Yüreğim can çekişiyor…
Sana söylediğim her söz,
İçimi kanatıyor,
Cam kırıkları batıyor ayaklarıma,
Yollara baktıkça…
Gecelerin zindan karanlığı,
Daha çok işliyor beynime…
Saatler infazı bekliyor gelmeyişlerinde.
Hayatı usul,usul terk ediyorum,
Ayrılığa çarpa çarpa,
Aşkı ölümsüzleştiriyorum…
Suskunluk canımı daha çok acıtıyor,
Ben…
Kaybolduğum sözcüklerini arıyorum…
Ve susuyorum sana,
Avaz avaz bağırırken!
Gel diye,
Sende birikiyor içimden tüm sökülenler.

~~Seni Seviyorum Demeyi Özlemek~~ Bilirsiniz bu özlemi, sevdiğini özlemekten daha çook can yakar seni seviyorum demeyi özlemek… Aklınıza geldikçe bu sözcükler, dilinizin ucuna takılır ve sonu huzursuz bir sessizliktir… Bu sessizlikler eksik bir sevgiyle birikir içinizde. Tüketilmiş bir sevda vardır ellerinizde. Birisi veya birileri tüketmiştir sevdanızı. Ve siz hep aynı soruları soruyorsunuzdur kenndinize sevdalar tükennir mi? Aşk eksilir mi? Bilmezsiniz eksilen Aşk değilldir, sizsinizdir gidenin ardından. Sevdiğinizi söyleyemedikçe eksilirsiniz. Sevdiğinizin yokluğuna, seni seviyorum diyememenin acısına uyanırsınız her gün… Giden gitmiştir ama hesabı verilmemiştir sevdanın. Birileri sevdanızı tüketmiştir, sevdanızda sizi… Sanki sevdiğinize bir kez daha seni seviyorum diyebilseniz geri dönecektir, bak sevdan ellerimde, onu hiç bırakmadım diyecektir sevdiğiniz… yalnızlığınızın avuntusudur bu… Ama bir kez daha seni seviyorum diyemezsinizSevdanız artık sessizliğinizdir. yenisi eklenir; sevda, eksiltir mi insanları? Öyle çook acımıştır ki içiniz, sessizliğiniz üzerinize öyle sinmiştir ki Çünkü siz artık siz değillsinizdir. İçinde seni seviyorum lar biriktirmiş, bedenindeki dokunuşları Göz yaşlarıyla yıkamaya çalışmış, yaraları kanamasın diye birilerine sarılamayan birisinizdir artık… Basit iki sözcüktür seni seviyorum Ama bu sözcükleri söyleyemedikçe kenndinizden uzaklaşmışınızdır… Sözcükler anlamını yitirdiğinde, yaşamında anlamını yitirdiğini sonradan farkedersiniz ve sevdiğinizin giderkenn hayatınıza anlam katan tüm sözcükleri de götürdüğünü seni seviyorum demeyi özlemeye başladığınızda anlarsınız….

Ben seni sevdim mi ?

Ben seni sevdim mi? Sevdim, kime ne
Tuttum, ta içime oturttum seni
Aldım, okşadım saçlarını, öptüm
İçtim yudum yudum güzelliğini

Ben seni sevdim mi? Sevdim elbette
Bendeydi özlemlerin en korkuncu
Çıldırırdım sen ne kadar uzaksan,
Aşk değil, hiç doymayan bir şeydi bu

Ben seni sevdim mi? Sevdim doğrusu
Sevdikçe tamamlandım, bütünlendim
Biri vardı ağlayan gecelerce
Biri vardı sana tutkun; o bendim

Ben seni sevdim mi? Sevdim en büyük
En solmayan güller açtı içimde
Ömrümü değerli kılan bir şeydin
Sen benim bozbulanık gençliğimde

Ben seni sevdim mi? Sevdim, öyle ya
Bir çizgiye vardım seninle beraber
Ve bir gün orada yitirdim seni
Ben seni sevdim mi? Sevdim, ya sen beni

Ümit Yaşar OĞUZCAN

Üzerine siyah bir resim giymiş Taze bir tuvalin önündesin Paletinin gözlerinde ayrılık Fırça darbelerin kafiyeli 'Aşk Bitti' resmi çiziyorsun Resimde bir adam Omzunda bir küfe İçinde umutlar İçinde sevgiler Zifiri aydınlık değiller Hepsi karanlık Hepsi siyah Hepsi ayrılık Umutlara kara çalarken .../ Bu adam gibi yorgunum .../ Bu adam gibi bitik .../ Ağır geliyor bu yük .../ Altına siyah bir bitti yaz .../ Bitsin bu resim Diyorsun... Söylesene! Sevmek ne zamandır yük oldu Yük olsa da yerine taşırdım Uf demezdim bir kere Bak! Küfemde hala umut Küfemde hala sevgi Hepsi zifiri aydınlık Hepsi arzu Hepsi renkli Hepsi uçarı Bilirim Siyah biten aşkın modasıdır Keşkesi çıkmayan aşklar Lekesi çıkmayan kumaşlar Siyaha boyanır... Söylesene! Daha dün gökkuşağı bizdik Nereden çıktı bu karanlık Nereden çıktı bu siyah moda Hem moda çok güzel olsa Değişir miydi her altı ayda Modaya uymasak olmaz mıydı? Fırçan yerine kalbini uzatsan Akıl vereceğine sevgi versen Çizdiğin ebru sanatı olmaz mıydı? Mademki bittik Üzerime siyah bir şiir giyer Bitti yazarım resmine Kendi küfemi de boyarım siyaha Ama! 'Aşk Bitti' resmine döktüğüm Siyah gözyaşlarıma dokunma Gözyaşı da ayrılığın modasıdır Ağlamak ayrılığın yaşam tarzı Sevgiye de sanat kadar saygın varsa Rengi şeffaf olsa bile sende ağla Çizdiğin resme 'bitti' yazarken .../ Şimdi bende yorgunum .../ Şimdi bende bitik .../ Şimdi ağır geliyor ayrılık .../ Sende kalemimi elimden al .../ Altına siyah bir bitti yaz .../ Bitsin bu şiir
Zemheri sogugundayim yarim Sensizligin pencesindeyim Bir adim otesindeyim ellerinin Bir anlik zamandir sesinin uzakligi Ellerim uzansa yakalayamaz ellerini Yurek verir de kendini duyamaz sesini Bir baska dunyadasin sevgili Seyran olmussun gozlerime yar Seyrederim seni uzaklardan Umutlu bir imkansizlikla beklerim Istekli bir beklentisizlikle severim Nasil anlatsam yarim derdimi Haykiririm ismini Dag duyar Tas duyar Gok duyar Bilirim hissedersin sen de yarim Duyamazsin ama beni Bilirsin uzaklardayim ben Yureginde yasatirsin sevgili beni Gozyaslarin akar sessizce Bilirsin hissederim gozyaslarini Ama tutamam ellerimle Silemem gozyaslarini dudaklarimla Bilirsin sevgili Mesafeler degildir bizi ayiran Bir kus olur ucardim yine sana Bir ruzgar olur eserdim senden yana Yagmur olur yagardim sana Gunes kavurmaz yuregimi Bilirsin collleri asardim da gelirdim sana Bilirsin mesafe tanimaz bu sevda Bilirsin imkansizliklardir bizi ayiran Sen ve yuregin kalirsiniz basbasa Ne yere koyacagini sasirirsin sevdani Kimle konusacagini bilemezsin Bilirsin duslerine girer de dinlerdim seni Sana kendimi verirdim de yoldaslik ederdim sana Bilirsin uzakliklar degildir bizi ayiran Bilirsin caresizliklerdir yollarimizi baglayan Yuregin daralir Gozlerin kisilir Bir aci duyarsin sevince benzer Bir yara olur imkansizliklar yureginde Bilirsin lokman hekim gerekmez Bilirsin ilac kar etmez Bilirsin bir sevdali sozcugun yuregindedir dermanin Bilirsin sevdali bir bakisin sevecenligindedir caren Bilirsin bir anlik calinmis sevismelerdedir canin Ah sevgili ah Ahlar duser dillerden sevdamiza dair Bilirsin bir imkansiz sevdadir bu Bilirsin zamandan calinmis bir andir bulusmamiz Yasamin bir armaganidir bu sevda bilirsin Bir armagandir bu sevda imkansizliklar icinde yasansa da Bilirsin sevgili bu sevda yasanmamistir kimselerce Bilirsin belki yasanmayacaktir bir daha Bilirsin umutlu bir imkansizliktir bu askin adi Bilirsin de yuregine soz geciremezsin yine de Yurek kanatlanmis sevene dogru Yürek ne mesafe tanır Ne de imkansızlıklar Bırakırsın kendini yüreğinin sesine Yuregin tasir seni askin denizine

SIMDI GERI DÖNÜSÜ OLMAYAN BIR YOLDAYIM
ICIM HEP SENDEN YANA OLSADA
ICIM HEP KAN AGLASADA
BIR TARAFIM ASLA DER GIBI
BÖLER BENI IKIYE
AN GELIR HAYKIRMAK ISTERIM SENI DELI GÝBÝ SEVDÝÐIMÝ
HALA UNUTAMADIGIMI
AN GELIR YAPTIKLARIN GEÇER GÖZÜMÜN ÖNÜNDEN FILM SERIDI GIBI
SU AN NE YAPTIGINI BILMEM, DUYMAM, GÖRMEM
SORARIM KENDIME
BEN ONA BIR SEYLER YAZARKEN
ACABA GELIR MIYIM AKLINA
O DA BENIM GIBI ÇARELER ARAR MI
HER TELEFON ÇALISINDA ICI ACIR MI
BENZETIR MI BASKALARINI BANA
BENIM ONU BENZETTIGIM GIBI
ARTIK GERI DÖNÜS YOK BILIRIM
EKSIKLIGINI HISSETSEMDE
ÖZLEMEYI SAYENDE ÇOK IYI BILSEMDE
UNUTMAK YERINE ISTEMEDEN, ÇARESIZCE KABULLENSEMDE
BILIRIM ARTIK ÇOK GEÇ
NE SEN DÖNEBILIRSIN GERI NE DE BEN GEL DIYEBILIRIM SANA.........

.........seni seviyorum tek diyebildigim bu......

DİLENCİNİN YAKARIŞI

“-Sana vermek yaraşır Beyim, Allah rızâsı için ver.” dedi Dilenci… Ellerini açtı ve sustu.
Bey, dışarı hiç çıkmadan, içeriden, pek celâlli çıkıştı:

“-Ne verecekmişim!” dedi, “Yanlışlıkla yere düşse hemen, çöpe atacak oluyorsun! Temizleyeyim, zâyi etmeyeyim, demiyorsun! A yüzsüz, hele söyle, yere hayvan mı pisledi, yoksa sen mi?! Ne diye o lokmayı hiç düşünmeden necis sayıyorsun? Yoksa hatanı anlamak için, Allâh’ın, seni çöplükten lokma arayacak kadar fakir bırakmasını mı bekliyorsun? Söyle, o günün gelmesi için mi, böyle şiddetli kaşınıyorsun?”

Dilenci utandı. Bu şamar gibi sözler sebebiyle, yanakları kızardı. Bey, pek celâlliydi besbelli; ama doğruyu söylerdi.
“-Hakk’a baş eğ!” dedi nefsine… Hiç karşılık vermedi.

“-Hatırla…” dedi Bey, “Geçen gün de güyâ nefis muhâsebesi yapmış, günâhını görmüş, kendine kızmış da, «Tüküreyim hâlime!..» deyip, yere tükürmüştün! Be yahu! Sen zelilsen, yerin ne günahı var?!”

Dilenci, kocaman bir taş yemiş gibi acıdığını hissetti canının. Nefsi kabarır gibi oldu. İçinden, “Bey dedim, kapısına geldim, hele şunun da ettiğine bak!..” diyecek oldu; ama cevap öyle çabuk geldi ki, sanırsınız Bey, Dilencinin gönlünden geçeni duydu:

“-Dilenene gıdım gıdım verirler. Hep bal değil, bazen zehir, bazen zıkkım verirler. Dilencinin kadri kıymeti de olmaz.
Vallâhî sen kim olursan ol, O’nun muhafazası üzerinden kalktığı takdirde, her kötülüğü yapabilecek bir nefs taşıdığını unutma!.. İnsanoğlunun başına gelmeyecek iş yoktur.

Öyle zannediyorum ki, bir başkası olsa, böyle bir Bey’in kapısında bir dakika daha durmazdı, ama dilenci tuhaf adamdı. Yerinden bile kımıldamadığı gibi, üstelik bir de serenâta başladı:

“-Aman Beyim, karşında zaten tüyü dökülmüş, uyuz bir sokak kedisine dönmüşüm. Kükre beyim, kükre! Kükre de kendime geleyim. Yeter ki, susup beni harâp etme. Bir an bile kesme benimle sohbeti, etme. Bunalırım, daralırım, her bir hâle girerim sensiz. Kapını kapatma bana. Ya da hep işte böyle, içeriden bir ses ver. Dışarıda ayaz var Beyim, ayaz! Dışarısı kar boran! Beni kapı dışında, kendi hâlime terk etme. Gel, rahmetini göster de, içeriye kabul et beni.”

Bu talep üzerine sustu Bey. Ama bu susma, dilenciye o kadar uzun geldi ki, başladı inlemeye:

“-Tamam, talebimden geçtim. Olanın şükrünü seçtim. Hem çok suçum var, bilirim. De ki şu sesini esirgeyişin, hangi suçumun cezâsıdır. Israrla susmanı, hangi hayra yorayım Beyim? Peki, sus. Zaten ne konuşturmaya, ne hakkıyla sevmeye, ne de bırakmaya yeter gücüm. Buldun âcizi, dilediğini yap bakalım; ama şu boyuma, şu ağırlığıma, şu çapıma bak da insaf et be yâhu. Dayanamam bilirsin. İnsaf et, bu kadar sessizliğini, ben nasıl kaldırayım senin? Hâlim kalmadı, korkum çoğaldı, insaf et sevdiceğim.

Dersen ki bu cezâ değil, aman işte ne bileyim, suçlu olunca, cezâ verdin sanıyorum böyle. Hem sessizliğin ağır cezâ hükmündedir bilmez misin ha, bilmez misin?! Ben yana yana bir bakışını, bir gülüşünü, bir «fakir!» deyişini beklerken, gelmeyişin ne büyük cezâdır bilmez misin? Bu kadar mı habersizsin hâlimden? Bu kadar mı Beyim? Sıkıldıysan, bıktıysan, onu da söyle! Açık açık söyle. Vallâhi o vakit, ne insaf isterim senden, ne de ses… Sana temelli düştüğümü görüp de kendince mesafe koyuyorsan, onu da söyle, bileyim.

İşte şurada, kapının dışındayken bile, en mahrem odalarına girer, en mahrem hâllerini seyrederim. Ne sana gizlim kalmıştır, ne bana gizlin... Sana her şeyi haber verişimden bıktıysan, bileyim söyle! Benim sevmem de işte böyle. Beğenmediysen, alayım sevgimi, başıma çalayım! Kapından defolup gideyim, hayatından çıkayım!
Fikrimi, hissimi, açığımı ve gizlimi öylece önüne koydum diye mi kendini esirgiyorsun? Zelil düştükçe ben, sen kat kat asâlet urbası mı giyiniyorsun? Bana cezâ, işte senden mahrum kalmak, bilmiyor musun sanki, bilmiyor musun?!”

Dilencinin bu sözlerine karşılık Bey, yine hiç görünmeden; fakat bu sefer daha yumuşak bir tonda, tekrar başladı söze:

“-İnsanlar işte böyle, sorar dururlar zaten!” dedi. “Bazısı, çok sormakla âlim olacağını zanneder. Bazısı, çok bilince başının göğe ereceğini… Kimi de laf olsun diye sorar. Tabiî, hak yememek lâzım. Kiminin sorusunda, seninkinde olduğu gibi samimiyet ve aşka talep vardır.”

O esnâda Dilencinin yüzünde beliren tebessümü size nasıl anlatayım ki? Ellerini daha da büyük bir aşkla açıp, tekrar, “Allah rızâsı için ver Beyim!” deyişindeki o içtenliği nasıl dile getireyim? Öyle bir manzaraydı ki bu, sadece seyrine dalabildim. Bey:

“-O hâlde işte sana bir tembih…” dedi. “Eğer sana, her işi, aklıyla çözeceğine inanmış biri gelir de, sırf senin îmân etmiş kalbini köşeye sıkıştırmak ve -hâşâ- Allâh’ın kelâmını saçma kılmak maksadıyla sorarsa ki, «Elif lâm mim, ne demek?», şöyle söyle: «Elif lâm mim, senin aklın her şeye ermez, haddini bil, demek»!..

Al, sana ikinci tembih: Eğer yüzüne gözüne kusur bulan densiz biriyle imtihan edilirsen, sen de o densizi şu soruyla imtihan et; «Sen, beni mi beğenmiyorsun, yoksa beni Yaratan’ı mı?» de.

Bu da üçüncü tembih: Eğer şu kapımdaki hâllerine bakıp da, hakkında dedikodu çıkaranlar olursa, işlediğin günahları yokla ki, muhtemelen bir günâhının keffâreti olmak üzere oluyordur. Baktın ki, günahın yok, sakın dert etme, sevin ki, bu sefer de Rabbinle yakınlığın artıyordur.

Üzüleceksen, dedikodunu yapanlara üzül. Zira onlar bu şekilde devam eder de, hâllerine «Estağfirullah!» demezlerse, yarın hâlleri pek çetin olacak. Oysa aynı dedikodu senin, virdinden sayılacak.”
“-Ver.” dedi Dilenci, “Allah rızâsı için, biraz daha ver!”

“-Al, o zaman!” dedi Bey, “Al, bu da dördüncü tembih: Kimse, imtihanıyla kınanamaz. Bu sözü iyi belle. Seni imtihanından ötürü kınamaya kalkacak olanın, benzer bir imtihanla sınanması da zaten yakındır, dertlenme.”
“-Bir daha ver.” dedi Dilenci. “Ver ne olur, esirgeme!”

Bu ısrarlı talep üzerine:
“-Bunu da al, helâl olsun!” dedi Bey, “Al, bu da beşinci tembih: Muhâtabına duyduğun saygı, onun tek bir tuhaflığıyla kopacak zayıf bir ip gibiyse, at çöpe gitsin. İyi bil ki, öyle saygıdan ne sana, ne muhâtabına hayır gelir. Evet; saygı, kazanılan bir şeydir, doğru; ama kazanmasını bekleme de, ara sıra sen hibe et, ihtiyaç hissedene.”

İşte bu tembihlerin ardından, bir daha günlerce ses vermedi Bey. Sadece bir kerecik, miyavlamakta olan bir yavru kediyi kucağına alıp sevmek için göründü kapıda. Bir de çokça azık, para ve elbise bıraktı kapının yakınına. Siz belki Dilenciyi, verilenleri aldı da, evine gidip dinlendi sanırsınız ya, yok, öyle olmadı. Dilenci, o karda boranda, öylece dışarıda beklemeye ve Bey’den yeni bir ses ummaya devam etti.
Nasibini bekledi yılmadan... Hani bildiğimiz nasip; şu hem kıymet, hem ziynet olan.
“-Yâ nasip!” dedi bekledi.

Nasip işte. Bey sustukça sustu, Dilenci inledikçe inledi. İnleyişi bazen acıklı bir sese, bazen bir meydan okumaya benzedi:

“-Bana, «bu senin sevdan» demiştin. Al işte, ben de böyle yaşıyorum sevdayı. Yok, Beyim yok! Karşılık ummam demiş, büyük konuşmuştum ya tövbe! Karşılık da umuyorum. Tek başına sevda, benim harcım değil! De hele, o yavru kedi kadar da mı hatırım yok? Allah rızâsı için, ne süt beklerim, ne de et. O bıraktığın azıkla para, vallâhi bana eziyet!

Ben konuşurum, sen dinlersin. Ben bitiremem sözü bir kere, sen bir söyler, bin seyredersin. Sen Beysin; rahata ermişsin. Ben hem fakir, hem zelil, hem gevezeyim; kendimle cedelleşmedeyim. Yorgunum Beyim, yorgun! Zorlardayım zaten, bir de sen, yokluğunun acı tadını sürüp de dilime, temelli mahvetme beni.
«İşine geliyorsa böyle, sana özel davranamam.» dersen, yapacak bir şeyim yok. Mecbur ve mahkûmum sana. Kıvrılır yatarım şu kedilerle beraber, eşiğinin bir ucunda.

Ya kovarsın, ya dinlersin, insafına kaldım Beyim! Ölmemi bekliyorsan, vallâhi daha çok beklersin. İyisi mi yol yakınken kov beni Beyim, Ya da artık insaf et de sarıl bana sımsıcak...
Bezdim canımdan bezdim! Bilmez misin ki yine çok özledim. Kastetmene gerek yok ki, sen beni zaten, çoktan yakıp kül ettin. Geveze külüm! Zayıf külüm! Uçuşup gitsem de, sen de kurtulsan keşke; ama yok! Esmiyor rüzgâr! Uçurmuyor! Kapında öylece kaldım, neyleyim…”

Bu son sözlerin ardından:
“-Ver deyip duruyorsun, söyle, daha ne istiyorsun?” diye seslendi içeriden Bey.
Hiç hâli kalmamıştı:
“-Allah rızası için vur da öldür artık beni!..” dedi Dilenci.

aralarında nasıl bir konuşma geçmiş devam edelim..

“-Bakıyorum da pek uyanıksın, o kadar ölesin varsa, durma, işte şurası uçurum, git atla!”
“-Aman de Beyim, atlamam, gelir itersin, o başka.”
“-Neye susadın ki böyle, hiç susmak bilmiyorsun?”
“-Göğsüne susadım Beyim, hâlâ mı söyletiyorsun!”

İşte tam da bu sırada ne oldu biliyor musunuz? O en başta, şamar gibi sözler söyleyen Bey dışarı çıktı, bir sarmaşık, dalı sarar gibi sarıldı Dilenciye. Günlerdir susmak bilmemişti ya hani
Dilenci, o anda öyle bir sustu ki, korktum, eyvah, can verdi diye. Sonra güldüm o korkuya. E öyle ya, Mâşuk’a kavuşmuş âşık, artık ne söylesin, ne diye inlesin… Elbet sussun, duyabilen, o meşkte semâ eylesin..


AĞZANUR GÜRBÜZ