Bu Blogda Ara

26 Nisan 2010 Pazartesi

"EY CANDA CAN!.."

Nefesler tükendiğinde
Zaman tersine akmaya başladığında
Bir el hisset yüreğinin en derininde
Nakış, nakış yüreğine buharımsın değecek.
Yaldızlı gecede ufka bir gölge düşerse
Bir ışık hisset sana yol verecek...

Yıllar evvel..
Sevgiyi aradığında bulamazsın demiştim ya..
Hani aradıkça saklanırdı ya kapı arkalarında..
Ardına kadar aç kapıları
Artık koşarak sana gelecek.
Set çekme bekleyen kalbine,
Elinde bir gelincikle mutlaka
Sıcak bir nefes ile... Fısıldayarak hemde.
Hani demiştim ya..
Ayrılık Varsa. Kavuşmak bir adımdı?
Adımlar bitti.. kavuşmak kapı ardında..
Aç kapılarını. Aç sonuna kadar..
Gözlerinde umudun ışığını görüyorum..
Bekleyişler sona erer elbet
Topladım tüm buhranlı şiirlerimi
Acıya gem, hüzne veda yazdım
Hasrete alevli demir bastım
Küskün aya ve güneşe sitemler yazdım
Tozlu yollara sular serptim..
Kapalı kapıları sonuna kadar açtım..
Bir sen geleceksin diye
Ayları saymakla geçti..
Tesbihat eyledim saymakla bitiremedim
Can zincirine halkalar bağladım
Seni sıkı, sıkı sarmalasın diye..
Kalbim çöl iken, tohum ektim
Umuda yelken açıp deryaları gezdim
Gelecek
Bir gün gelecek diye
Kapıları ardına kadar açtım
Ardımda ansız ve hayretli bir nefes,
Omuza değen dostane bir el..

Ve...

Sen..
HOŞGELDİN CANDA CANIM!..
Sus... Konuşma artık...
Hissetme hiç bir şey
Onla gelen mutluluğu
Verdiği acıları
Tattırdığı özlemi hissetme artık...
Son ver bu haykırışa
Bitir içindeki özlemi, son ver tüm acılara...
Konuşma yüreğim...
Kapat gözlerini tüm yaşanılanlara, çektiğim acılara...
Haykırma sessiz çığlıklarını
Git gide büyütme onu içinde
Sus... Ne olur...... Sus artık... Konuşma...
Dökme artık içindeki O’nu beyaz sayfalara
Konuşturma yüreğini çığlık atarcasına
Sevgini büyütme içinde
Her gün biraz daha öldürme kendini ıssız odanda
Sus... Konuşma artık...
Senin olmayacağını bile bile sevme taparcasına
O asla senin olmayacak...
Gözlerine bakamayacağını bie bile bakma umutla sağa sola
O’nun gözleri asla gözlerine bakmayacak...
Yüreğini asla teslim etme O’na
Yüreğinin kapılarını açmayacağını bile bile kilit vurma
O asla sana sarılmayacak...

Susmuyor dilim seni konuşuyor tüm zamanlarda
Gözlerim seni arıyor tüm köşe bucaklarda
Ellerim sana dokunmak
Tenim sadece seni hissetmek istiyor
Gözyaşlarım sadece senin için akıyor
Bu dilim seni konuşuyor sadece
Senin ismini yazıyor tüm yaşanılanlara
Hatırlamak bile istemezken seni şu safhada
Vücudum sen olmuş... Ruhum da...
İsyan ediyorum artık sevdana
İsyan ediyorum sensizken seni yaşamaya
Çektiğim acılara
Silip atsamda hep beynimde duran simana
Sadece seni hisseden yüreğimin içindeki sana

İsyan ediyorum... Sadece seni konuşan bu dudaklarıma...
Sus yüreğim...
göründüğüm gibi değilim. görünüş sadece giydiğim bir elbisedir. senin sorgularından beni, benim kayıtsızlığımdan seni koruyan, özenle örülmüş bir elbise.benim içimdeki ‘ben’, dostum, sessizlik içinde oturur, sonsuzluğa dek kalacak orada, doyulmaz, erişilmez....

ne söylediklerime inanmanı, ne de yaptıklarıma güvenmeni isterim- çünkü sözlerim senin aklından geçenlerin dile getirilmesinden, yaptıklarımsa umutlarının eylemleştirilmesinden başka bir şey değildir.‘rüzgar doğuya esiyor’ dediğin zaman ‘evet, doğuya esiyor’ derim: çünkü düşüncelerimin rüzgarda değil, deniz üzerinde dolaştığını bilesin istemem.
denizlerde gezen düşüncelerimi anlayamazsın, zaten anlamanı da istemem. bırak denizimle başbaşa kalayım.

senin için gündüz olduğu zaman dostum, benim için gecedir: böyle olsa da ben yeşil tepelere değerek oynayan öyle vaktini, vadiden süzülen mor gölgeleri anlatırım; çünkü sen ne karanlığımın türkülerini duyabilir, ne de yıldızlara çarpan kanatlarımı görebilirsin-görmemenden, duymamandan hoşnudum ben. bırak gecemle başbaşa kalayım.
sen cennetine yükselirken ben cehennemime inerim- o zaman bile bu ulaşılmaz uçurumu ötesinden bana seslenirsin,’arkadaşım, yoldaşım’ ben de sana seslenirim, ‘yoldaşım, arkadaşım’-çünkü cehennemimi görmeni istemem. alevler görüşünü yakacak, duman burnuna dolacaktı. senin gelmeni istemeyecek kadar çok severim cehennemimi.bırak, cehennemimle başbaşa kalayım.

sen gerçeği, güzeli, doğruluğu seversin; ben de sen hoşnut olasın diye bunları sevmenin yerinde ve iyi olduğunu söylerim ama içimden senin sevgine gülerim. gene de gülüşümü göresin istemem. bırak kahkahalarımla başbaşa kalayım.
dostum, sen iyi, ihtiyatlı, akıllısın; hayır sen eksiksizsin- ben de seninle ölçülü ve düşünerek konuşurum. oysa ben deliyim. ama gizliyorum deliliğimi. bırak deliliğimle başbaşa kalayım.
dostum, sen benim dostum değilsin, ama ben bunu sana nasıl anlatacağım? benim yolum senin yolun değil, gene de birlikte yürüyoruz elele.

Dostum...
güneşe bak, toprağa bak, suya bak, buluta bak; fakat, arkana bakma....
kimin geldiği önemli değil, kimin gelmediği de...
unutma, yolcu değişir, yol değişir, ama menzil değişmez.
yolcuya bakıp, yolunu tanıma.
yola bak, yolcuyu tanı, yolcu hakkındaki kıymet hükmünü ona göre ver.

vahim olan, yolun yolcusuz olması değil;
asıl vahim olan yolcunun yolsuz olmasıdır;
yolsuz, hedefsiz, amaçsız, şaşkın, hercai ve seyyal.....
"en doğru yol: en dikensiz yoldur" diyenler seni aldatıyorlar.
onlar, karanlık evlerinde kaybettiklerini sokak lambasının altında arayan şaşkınlardır.
aldırma....

ayağına batan dikenler, aradığın gülün habercisidir.
dikenine katlanmaktan söz edenler, aşıkmış gibi davrananlardır.

gerçek aşık olanlarsa, dikenini de sever.
dostum, yollar yürümek içindir.

fakat, şu gerçeği de hiç unutma:

yürümekle varılmaz, lakin varanlar yürüyenlerdir.
yol boyunca; yola çıkıp da yürümeyenleri,
yola oturup, gelen-geçenin ayağına çelme takanları,
yoldan metafizik uyuşturucularla keyif çatanları,
tel örgülerle çevirdiği yolu kendisine zindan edip volta atanları,
maratona 100 metre koşucusu gibi hızlı gidip, 50.metrede yola yatanları,
yürüyüşün uzun ve yolun zahmetli olduğunu görünce, yolculuk üzerine zor atanları,
yürümeyi bırakıp, yol-yolcu ve menzil üzerine kalem oynatanları,
ayağına batan tek bir dikenin faturasını çıkarıp, ömür boyu tafra satanları,
beyaz atlı kurtarıcıyı gözlemek için ufka bakıp bakıp dağıtanları,
yanlış kılavuzlara kızıp yolu satanları göreceksin...göreceksin dostum...
aldırma, yürü.
göğsüne yüreğinden başka muska takma.
vahiy haritan,
nebi kılavuzun,
akıl pusulan,
iman sermayen,
amel azığın,
sevgi yakıtın,
ahlâk karakterin,
edep aksesuarın,
merhamet sıfatın,
şeref ve izzet adın olsun.

doğru yol:

insanların çoğunun gittiği yol değildir, düşünen öz akıl sahiplerinin yoludur.
yolda vereceğin her molayı öz eleştiri durağında vermelisin.
unutma, tevbe özeleştiridir.
her molada yolda olup olmadığını, yürümen gereken menzil istikametinde yürüyüp yürümediğini kontrol etmen, pişman olmaman için elzemdir.
yön tayini sık sık gerekli olabilir.
"haritayı saklayabileceğin en güvenilir yerin yüreğindir unutma!!!!

SEVGİLERİMLE
Günay Bicer

İnsanlar doğumuyla başlayıp yaşamın son anına kadar, çeşitli evrelerden geçerler. Değişik olaylardan, kâh üzücü kâh sevinçli veya mutlu mutsuz hayat yolunda ilerlerler. Lâkin yaşamın bir sanat olduğunu hiç düşünmezler. Gerçekte öğrenmemiz gereken bu sanat, Ademi; İnsani Kâmil yapan yegane bilimdir. Kendimize güvenimiz, çevreye sevgimiz, bu sanatı ne kadar becerikli icra etmemizle ilintilidir. Kökü gönül sevgisine dayanır.

Evet sevgi! Her şeyden önce güven, mutluluk huzur, rahatlık, verir. Bir insan ki rahatsızdır, huzursuzdur, kimseye güveni yoktur: tereddütler içinde çırpınır durur, hattâ ve hattâ bir takım kötülükler etmeye, çevresindeki, insanlara saldırmaya kalkışır; o insan sevgiden yoksun kalmış demektir. Kimsenin kendisini sevmediğini çok iyi bildiği için sevgisiz kalmış olan ruhu onu insanlardan intikam almaya doğru iter; başkalarını tedirgin etmekten, huzurlarını kaçırmaktan zevk alır hale getirir ve bu hareketlerini kamufle etmek için bazı gösterişli hareketler yapar. Onun her şeyden önce sevgiye ve sevginin verdiği güvene ihtiyacı vardır, İnsan öyledir; kendisine bir güven gelmelidir ki huzura ve de rahata kavuşabilsin.

Rahatsız ailelere bakınız. Çoğunun her şeyleri tamam gibi göründüğü halde huzurları yoktur. Ara sıra “Bir zaman biz böyle değildik, ne oldu bize?” dedikleri bile olur. Bir zamanlar o ailede sevgi vardı, birbirlerini seviyorlardı ve sevginin verdiği güvenle kendilerini rahat hissediyorlardı. Sonra sevgi neden yavaş yavaş azaldı?. Birbirlerini sevmez oldular! birbirlerine güvenmez oldular. Onun için çekişiyorlar, birbirlerini rahatsız ediyorlar. Halbuki aslında onlar çırpınıyorlar. Varlıklarına yeni bir destek arıyorlar.

Örneğin; Büyük bir aileden, milyonlarca yapraklı bir çınar ağacı gibi dallı budaklı bir aileden başka bir şey olmayan toplum da böyle değil midir? Onun huzur içinde olması için güvene ihtiyacı vardır. Her yaprak yanındaki yaprağın, her dal, karşısındaki dalın kendisini sevdiğini bilmelidir; bundan emin olursa güven içinde hayatını sürdürebilir, rüzgâra dayanma gücü artar. Yoksa sevgiden mahrum kaldıklarını fark eden bu insanlar, tetikte durmaya, hatta birbirine düşmeye mahkum olurlar. Bu sebeple; insanlar için söylediğimiz gibi, insan toplulukları için de: “Bir toplumda ki huzursuzluk, güvensizlik artmışsa; o toplumda karşılıklı sevgi ve güven de azalmıştır” diyebiliriz.

Daha iyi bir dünyaya ulaşmak için sevgiyi yüreklerimizden eksik etmemek gerekiyor. Çoluğumuzdan, çocuğumuzdan başlayarak, konumuzu komşumuzu da içine alarak, aralarında fark gözetmeksizin bütün insanları, olanca sevgimizle kucaklamamız gerekiyor. Ancak böyle bir sevgi hepimizin benliğini güvenle doldurabilir. Birbirlerini seven ve birbirlerini sevdikleri için güven hisleri ile dolu insanların, fert olarak da, toplum olarak da, mutlu ve rahat olmaları işten bile değildir. Buna karşılık; sevgisiz, dolayısıyla da güvensiz kalmış insanlar, birbirlerini kırıp dökmekten başka bir şey yapamayacaklardır.

Sevgi yuvada başlar, yuvada anne baba arasındaki sevgi yumağı, çocuğumuza yansır. Çocuğumuza değer verip şefkat ve sevgiyle yaklaşarak anlaşmaya çalışmak bu işe başlamak demektir. Fakat bu iş büyüklerden çok farklıdır. Çocuk, yaklaşım biçimimizi çok güzel değerlendirir. Yapay mı gerçek mi olduğunu çok iyi anlar. Ya kesin bir tavır koyup bizi kendi dışında bırakır, ya da sıcak yüreğiyle bizi sarar, kollarıyla, gülüşüyle, dokunuşuyla kucaklar.

Çocuk bile bile yalan söylemez. Hayal gücünü, düşlerini konuşturur. Kendisine bir oyun kurup, oyunu kurallarınca oynar. Sopa adam; perde gelinlik; iskemle, kamyon olabilir. Kötü adamları bir anda öldürebilir ve size bunu gerçekmiş gibi anlatabilir. Uzaydan da seslenebilir size. Yalan değildir bunlar; onun gerçeğinin görüntüleridir.

Planlı, hesaplı ve programlı yalanlar yazık ki büyükler içindir. Çocuk olsalar, belki hoş görülebilir ya da doğrusu öğretilebilirdi. Büyükleri eleştirmek de, eğitmekte çok zordur.

Çocuğun zekâ düzeyini, kişilik özelliklerini, eğitim yanlışlarını anneye ya da babaya anlatmak, bir başkası tarafından pek kolay olmaz. Oysa, ilerici bir tutumla ve çok iyi niyetle danışsalar bile, yine de hep iyi şeyler duymak isterler.

Bir genelleme yaparsak, hangimiz, hangi eleştiriye çok açığız ki? Olumlu konuşmaktan “Ego” (Ben) nun desteklenmesinden kim hoşlanmaz? Üstelik “Çocuğumuzu eğitirken şu noktada bir yanlış olmuş”. Denilmesi de keyif verecek bir şey değil elbette. Bütün bunlarla birlikte “Dost acı söyler” deyip, acı – tatlı gerçeği tatlı bir iletişimle yansıtmak sanırım en iyisidir.

Anne ve babalar, kendi çocukluklarını neden unuturlar? Ya da unuttuklarını, veya bir yerde bıraktıklarını sanırlar. Çocukluk, bir çiçek, bir yaprak gibi solup gitmez. Derinlerde, çok derinlerde sıkışıp kalmış da olsa, zaman, zaman duygu kapımızı çalar. Çekip götürür bizi kendi ülkesine. Hesap sorar, anımsatır ya da ödül verir. En güzel ödül, yeniden çocuklar gibi gülebilmektir. Çocuklar gibi ağlayabilmek bile mutluluk ve rahatlıktır aslında. Temiz, rahat, yalın ve içten olur.
Yüreğimi açtım sana kabul edermisin
Dostum dedim dost bağından çiçekler derdim
Uzaklardan selam verdim
Kabul edermisin gönül bahçene
Açarımrenk renk bahar çiçekleri
Toplarımgüneşin en güzel renklerini
Gönlümden veririm sevgimi
Kabul edermisin benim sevgimi
Hiç amaçsız saf ve temiz dostluk elimi
Ben garip birkulum geldim çıplak
Gideceğim gene çıplak birkaçmetre bezle
Alıp götüreyim dostluğunu duanı
Kabuledermisin beni gönül bahçene
YELDA KIRAY
Ben sana sevmenin ne demek olduğunu öğrettim
sende bana seni sevmenin ne kadar yanlış olduğunu


simdi sırada gitmek var...
yüreğimde kalan emanet sevgini vererek
çıkacağım hayatından
ve nasıl girdiysem yalan gözlerine
öylece akıp gideceğim
bir kaç damla gözyaşıyla birlikte
yanaklarından süzülüp dudaklarında son bulacağım
hani her şeyin başladığı yerde?


şimdi sırada susmak var...
şiir bitince başlayacak sessizliğim
duymayacaksın bir daha seni seviyorum sözünü benden
bir başkasının söylediği en güzel söz bile
titretemez yüreğini bundan sonra
ve hiçbirşeyin değerini kavrayamaz benliğin
ben sustukça...
suskunluğum saklıdır
ihanetinin suçlusu olan 'dilinde'
hani bana herşeyım dediğin
yani yalanlarınla yaraladığın yerde......


şimdi sırada gülmek var...
gözyaşıyla geçen yıllara inat gülmek!
yağmurlarla yarışmaktan vazgeçmek...
ama ben sende unuttum gülüşümü
girişinde parkı olan şehirlerde kaldı tüm sevinçlerim
çokca aşk.. özlem.. isyanlar ve gözyaşı
işte sana gençliğim!


oysaki herşey güzeldi bir zaman
adam gibi ağlamak bile koymuyordu
bugünkü sahte gülüşler kadar....


şimdi sırada isyan var...
'sonsuza dek' diyen dillere
aşkın gucuyle aşılan yollara
kollarımda beklerken ellerde gördüğüm sahte yüreklere
ve bana hatırla diye bıraktığın gecelere
isyan nerde başlar bilirmisin sen?
sevgiyle çarpan kalbin ihanetle durduğu yerde...


şimdi sırada maziyi gömmek var...
sonu hüsranla biten senelerin
hepsi seninle yaşanmıştı
mevsimlerin bir tadı vardı eskiden
seni bana sevdiren yüzündeki imkansızlıktı
mutluluk mu? uzun zamandır uğramadı...
çünkü o uzaktaki bir şehrin tozlu kaldırımlarında kaldı....


şimdi sırada özlemek var huzurla gecen yılları
yalansız..dolansız.. tüm saflığınla
kollarımda uyandığın sabahları
terminallerde yaşanan burukluğu ve
geceleri uyurken yanımda duran sıcaklığı özlemek...
o sıcaklık şimdi
resimlerin hatırlattığı anılarda saklı....


şimdi sırada unutmak var...
yaşanan ya da yaşanamayan güzel günleri...
büyüsü bozuldu bu sevdanın
en iyisi kurutmak hayalleri, ve bır daha kurmamak
düşünmemek geçmişi..
ve sürdürmemek yalan yüreğinde yarattığım
hiç bir geleneği!
bir güzelliktin uzun zaman once yüreğimde yer eden
şimdilerde ise çirkın ruhunla birlikte kaybolup giden.....


şimdi sırada teşekkür var...
'sevgili' olmayı başardığın zamanlarda
yaşattığın mutluluklar için.
pınarlarımı kurutup başkasına ağlamamı engellediğin için.
benliğinde yer eden anıları benimle yasamayı
tercih ettiğin icin.
ve en önemlisi bir dilim ekmeği ikiye böldüğün için....


aslında sana o kadar çok tesekkür borçluyum ki....
mesala yollarda Avare gezişim
hiç bir şiirimi istediğim gibi bitiremeyeşim!
acıları yüreğime kazıyıp mutluluğumu gölgeleyişin!
çok sevdiğim şarkı sözlerini unutuşum
hepsi senin eserin teşekkürler sevgilim.....


kalabalıklar ortasında yalnızlığı tattırdın
bakamaz olduğum uğruna kırdığım dostların yüzüne
açamıyorum odamın penceresini
güneşe olan utancımdan!
o çok sevdiğim rüzgar benden uzakta esiyor şimdi
sonbahar da küstü...
yapraklar öyle guzel sararmıyor
oysa tek sırdasımdı seni bana sevdıren eylül yağmuru


gençliğimi çöpe attım sayende
ve yıktın beni ayakta tutan umudu
teşekkürler sevgilim son kez teşekkürler

şimdi herkes biliyor gözlerının kahverengi
adının da kahpenin biri olduğunu....

24 Nisan 2010 Cumartesi

ÜÇ HEYKEL
İki komşu ülkenin hükümdarları birbirleriyle savaşmazlar, ama her fırsatta birbirlerini rahatsız ederlermiş. Doğum günleri, bayramlar da ilginç armağanlar göndererek karşıdakine zekâ gösterisi yapma fırsatlarıymış.


Hükümdarlardan biri, günün birinde ülkesinin en önemli heykeltıraşını huzuruna çağırmış. İstediği, birer karış yüksekliğinde, altından, birbirinin tıpatıp aynısı üç insan heykeli yapmasıymış. Aralarında bir fark olacakmış ama bu farkı sadece ikisi bilecekmiş. Heykeller hazırlanmış ve doğum gününde komşu ülke hükümdarına gönderilmiş.


Heykellerin yanına bir de mektup konmuş. Şöyle diyormuş heykelleri yaptıran hükümdar:


"Doğum gününü bu üç altın heykelle kutluyorum. Bu üç heykel birbirinin tıpatıp aynısı gibi görünebilir. Ama içlerinden biri diğer ikisinden çok daha değerlidir. O heykeli bulunca bana haber ver."

Hediyeyi alan hükümdar önce heykelleri tarttırmış. Üç altın heykel gramına kadar eşitmiş. Ülkesinde sanattan anlayan ne kadar insan varsa çağırtmış. Hepsi de heykelleri büyük bir dikkatle incelemişler ama aralarında bir fark görememişler.


Günler geçmiş... Bütün ülke hükümdarın sıkıntısını duymuş ama kimse çözüm bulamıyormuş.


Sonunda, hükümdarın fazla isyankâr olduğu için zindana attırdığı bir genç haber göndermiş. İyi okumuş, akıllı ve zeki olan bu genç, hükümdarın bazı isteklerine karşı çıktığı için zindana atılmıştı. Başka çaresi olmayan hükümdar bu genci çağırtmış. Genç önce heykelleri sıkı sıkıya incelemiş, sonra çok ince bir tel getirilmesini istemiş.


Teli birinci heykelciğin kulağından sokmuş, heykelin ağzından çıkarmış.


İkinci heykele de aynı işlemi yapmış. Tel bu kez diğer kulaktan çıkmış.


Üçüncü heykelde tel kulaktan girmiş ama bir yerden dışarı çıkmamış. Ancak telin sığabileceği bir kanal kalp hizasına kadar iniyor, oradan öteye gitmiyormuş.

Hükümdar heykelleri gönderen komşu hükümdara cevabı yazmış:

"Kulağından gireni ağzından çıkartan insan makbul değildir.

Bir kulağından giren diğer kulağından çıkıyorsa, o insan da makbul değildir.


En değerli insan, kulağından gireni yüreğine gömen insandır.

Bu değerli hediyen için çok teşekkür ederim.”